ISSN: 2147-8724
 



Ankara Araştırmaları Dergisinde yayınlanan tüm makaleler “Creative Commons Alıntı 4.0 Uluslararası Lisansı” ile lisanslanmıştır. 

  Ankara Araştırmaları Dergisi: 8 (2)
Cilt: 8  Sayı: 2 - 2021
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Editörden
From the Editor
Mehtap Türkyılmaz, Alev Ayaokur
Sayfa I

HAKEMLI MAKALE
2.
Muhtelif İşlerin Kentsel Dönüşümü: Çinçin Bağları Saha Notları Üzerinden Eleştirel Bir Çerçeve
The Urban Transformation of Diverse Works: A Critical Framework that Uses Fieldnotes Regarding Çinçin Bağları
Gülşah Aykaç
doi: 10.5505/jas.2020.20982  Sayfalar 187 - 213
Bu makale, Çinçin Bağları’nda hâlâ yaşamakta olan, kentleşmenin ikinci ve üçüncü kuşak göçmenlerinin kolektif mekânsal anlatılarındaki iş kavramı üzerinden kentsel dönüşümü yeniden çerçevelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın yöntemi tarihsel veri ile kolektif mekânsal anlatıların yorumlanmasına dayanmaktadır. 2018 yılı Mayıs ayı ve 2019 yılı Mayıs-Eylül ayları arasında gerçekleştirilen saha çalışmasında, oto-etnografik haritalama ve feminist metodolojilerden faydalanılmıştır. Araştırmanın bulguları üçlü bir önerme ile çerçevelenebilir: (i) Katılımcıların kolektif mekânsal anlatıları öncelikle yerin tarihinin, emeğin tarihi olduğuna işaret etmektedir. Çinçin kayıt dışı çalışan mezarlık işçilerinden ücretsiz ev işçilerine, dükkân sahibi esnaftan işportacılara, eğlence sektöründe çalışan müzisyenlerden farklı hizmet sektörlerinde kayıtlı ve sözleşmeli çalışabilen işçilere, sanatçı ve oyunculardan memurlara varan geniş bir yelpazede çok çeşitli işlerin ve işçilerin semti olarak betimlenmektedir. (ii) Anlatılar bu anlamda, işi salt ekonomik değil aynı zamanda sosyomekânsal bir kurum olarak yorumlar ve bu yüzden işlerin çeşitliliği kolektif bir “biz olma,” “Çinçinli olma” iddiası taşımaktadır. Bu iddia, yerin hafızasının silinmesine ve suçla damgalanmaya karşı bir direniş sergilemektedir. (iii) Anlatılar son olarak, iş ile kentin dönüşümü arasında diyalektik —tarihsel, durağan olmayan, çok aktörlü ve çoklu süreçleri kapsayan— bir ilişki olduğuna işaret etmektedir. Önce iş ve kentleşme, daha sonra iş ve devlet kanallı kentsel dönüşüm arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeken bu yorumsal çerçeve, kentsel dönüşüme kentsel rant ve konut bağlamının ötesinde; dönüşümün muhtelif işlerin çoklu aktörlerinin yaşantısına nasıl yansıdığı üzerinden işaret eder. Bu çerçeve, yerin özgül tarihi analiz edilerek, emek odaklı kentsel süreçler önermek için eleştirel bir zemin inşa edebilir.
This article aims to re-frame an example of urban transformation through the consideration of the collective spatial narratives of second and third-generation urban migrants who are still living in Çinçin Bağları. The method utilized in the research is the interpretation of historical data and collected spatial narratives. During the fieldwork conducted between May 2018 and May-September 2019, autoethnographic mapping and feminist methodologies were used. The research findings can be summarized in the following threefold proposition: (i) The participants’ collective spatial narratives point out that the primary history of the area is one of labor. Çinçin is described as being a district that includes various workers, from undocumented cemetery workers to unpaid houseworkers, from shopkeepers to street vendors, from musicians working in the entertainment industry, to documented workers in different service sectors, from artists and actors to civil servants. (ii) The narratives demonstrate that work represents not only an economic, but also as a socio-spatial institution, and that the workers from a diversity of professions all share the collective claim of “we’ness”, in the sense of “being from Çinçin.” This claim is also evidence of resistance against stigmatization and the erasure of local memories. (iii) The narratives ultimately point to dialectical relationship consisting of historical, non-stationary, multi-actor, and dialectical aspects that exist between work and urban transformation. This interpretive framework draws attention to the fact that the foundational dialectical relationship that historically exists between work and urbanization, and then work and state-led urban transformation, goes beyond a mere consideration of urban rent and housing. Instead, this relationship demonstrates how the transformation reflects the lives of multiple actors in a wide range of professions. This framework leads to the production of a critical ground for proposing labor-centered urban processes, consisting of multiple actors’ urban experiences of diverse works, through the analysis of the distinctive history of places.

3.
Üzümün Mirası: Ankara’nın Şarap Üretim Tarihine Dair Sosyokültürel ve Mekânsal Bir Çözümleme
A Legacy of Grape: A Socio-Cultural and Spatial Analysis of Ankara’s Wine Production History
José Duarte Ribeiro, Duygu Cihanger Ribeiro, João Santos Duarte
doi: 10.5505/jas.2020.29494  Sayfalar 215 - 251
Eski zamanlardan bu yana gelen sembol ve anlatılarla üzüm, nihai ürünlerinden olan şarabı saran kutsallık ve kâfirlik ikilemi sebebiyle diğer tarımsal ürünlerden ayrılır. Üzüm ve şarap üretimi toplumların mirasına dair çeşitli anlamlara sahiptir ve bu kalıt bir ülkenin doğduğu toprakların özelliklerini ve zenginliğini taşır. Çalışmada, üzüm ve şarabın Anadolu’daki antik kökenlerinden modern Türkiye’ye kadar uzanan tarihsel bir incelemeden sonra, Ankara ve bölgesinin bağları, üzüm ve şarap üretim mirası konu edilmektedir. Bağ kelimesi, sadece üzüm bağını değil, aynı zamanda bir kent ve üzüm mirası arasındaki giderek kopan bağları metaforik olarak anlatmaktadır.
Yetmiş yıl öncesine kadar bağlarla çevrili olan ancak bugün, bağ mekânlarını ve kültürünü büyük ölçüde yitirmiş olan Ankara kenti, bağları ve bağ evleri, şarap üretim ve eğitim birimleri (Atatürk Orman Çiftliği, Yüksek Ziraat Enstitüsü, şaraphaneler), ve ilçeleri (Kalecik, Akyurt) üzerinden incelenmektedir. Temel amacı Ankara ve bölgesinin kültürel ve mekânsal tarihini, daha önce bahsedilen bağlamda çalışılmamış bir çerçeve ve yöntemle tartışmak olan çalışma, Ankara’da üzümün mirasının zenginliği ve bozuma uğraması süreçleri içerisinde aktörler, ağlar ve politikaları çözümlemektedir. Bu başlıklar altında ele alınan üzüm ve şarap üretim kapasiteleri, doğal ve kırsal potansiyellerin değerlerinin de gösterdiği gibi, bir zamanlar Engürü (Farsça’da üzüm) olarak anılan kentin artık bu isimle yaşamadığını bir kere daha gözler önüne sermektedir.
The panoply of symbology and narratives that surround the grape, right from ancestral times, include dichotomous contours of both the sacred and profane, and distinguishes the final product, wine, from any other agricultural product. It can therefore be said that grape and wine production carry a multiplicity of historical meanings which convey the very characteristics and richness of the land and the soils of its origin. In this context, following an initial historical review of grape and wine from its ancient origins in Anatolia until modern Turkey, this paper focuses on Ankara’s heritage of vineyard landscapes, grapes, and wine production while providing a critical assessment of its overall legacy. The aim is therefore to not only link together the vine plant and the soil, but also the people and their territory. Unfortunately, the heritage of wine production is fading away. While the Turkish word for the vineyard is bağ, which also means “connection,” the connection between the city and its legacy is weakening.
This research constructs a socio-cultural history of wine production which combine, with an emphasis on Anatolia, sociological/ ethnographic and urbanist approaches to demonstrate the importance of grape and wine for civilizations. By referring to the geography of Anatolia and its suitability for grape production, the research also investigates the spatial features of that history, with a particular focus on Ankara. The viticulture of the city seventy years ago, when it was surrounded by vineyards, is now no more, although the living landscapes (vineyards and houses), wine production and education facilities (Atatürk Forest Farm, Faculty of Agriculture and wineries) and the towns (Kalecik, Akyurt) still remain. The main objective of this study is to contribute to the history of Ankara, which has never been specifically studied through the approach described above, thus simultaneously shedding light on the socio-cultural and spatial history of the region itself. To summarize the results obtained from the research, it can be seen that a nexus of actors, networks and policies exist between the periods of enrichment, and the destruction, of the legacy of grape in Ankara. A city that was once called Engürü (the Persian word for grape) is no longer worthy of that name, and the city is symbolic of the current decline of grape and wine production in Turkey, as well as the degrading perception of the industry in the country.

4.
Ankara (Tiftik) Keçilerinin Yitiriliş Öyküsünden Bir Kesit
A Section from the Story of Losing the Angora Goats
Senem Gönenç
doi: 10.5505/jas.2020.40412  Sayfalar 253 - 267
Osmanlı Devleti, yetişmesi için en uygun coğrafi şartları Anadolu’da, Ankara ve çevresinde bulan Ankara (tiftik) keçisi yetiştiriciliğinde yaklaşık 500 yıl rakipsiz konumda bulunmuştur. Ancak Ankara keçilerinin çeşitli yollarla ülke dışına çıkarılarak Güney Afrika ve Amerika’da da yüksek verimle yetiştirilmeleri ile bu konumunu giderek kaybetmiştir. Bu çalışmada, Ankara keçilerinin yitiriliş öyküsünden bir kesit olarak Nisan 1908’de Avusturya hükûmetinin, Osmanlı hükûmetinden Bosna ve Hersek’te yetiştirilmek üzere Ankara keçisi satın almayı talep etmesi ve bunun yol açtığı gelişmeler ele alınmaktadır. Çalışma, Avusturya hükûmetinin söz konusu talebine ve bu talebe Osmanlı hükûmetinin verdiği karşılığa ışık tutarken, bu vesile ile Ankara keçilerinin dolayısıyla tiftik ticaretinin Osmanlı Devleti için önemine ve tiftik tüccarının tepkileri ile Osmanlı Mebusan ve Ayan meclislerinde bu hususta dile getirilen düşüncelere dikkat çekmesi bakımından önem arz etmektedir.
The breeding of Angora goats in Ankara, the area with the most suitable geographical conditions in Anatolia, meant that the Ottoman Empire was unrivaled for around 500 years in the breeding of these animals. However, after Angora goats had been taken out of the country and successfully raised in South Africa and America, the Ottoman Empire began to lose its superior position. In this study, an extract from the story about the disappearance of Angora goats, the Austrian government’s request to the Ottoman government in April 1908 to purchase Angora goats to breed in Bosnia and Herzegovina, and the subsequent developments of the request are investigated. The study is also significant because it highlights the importance of Angora goats and the mohair trade for the Ottoman Empire, and the reactions of both mohair merchants and members of the Ottoman parliament.

5.
Coğrafi İşaretli El Sanatı Ürünlerine Müzeografik Bir Yaklaşım ve Ankara Örneği
A Museographic Approach to Geographical Indicated Handicrafts and Sample of Ankara
Ayşem Yanar, Ceren Karadeniz
doi: 10.5505/jas.2020.27122  Sayfalar 269 - 283
Somut ve somut olmayan kültürel mirasın; süreklilik, karşılıklı fayda ve pekiştirilme özelliklerinden hareketle bütüncül olarak korunmaları gerekmektedir. Savaş, göç, küreselleşme ve turizm gibi nedenler somut ve somut olmayan kültürel mirasın yok olması tehlikesini artırmaktadır. Bu bağlamda, somut ve somut olmayan kültürel mirası ender, ilginç ve ulusal bir durum olmaktan çıkarıp, yöresel farklılıklar gösterebilen gündelik yaşamın ve yapılı çevrelerin her noktasında bulunan ve sürekli olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan kültürel değerler olarak görmek gerekmektedir. Kültür varlıklarının korunması süreci, fiziksel olarak iyi koşulları sağlamanın yanında, kültür varlığının coğrafi ve sosyo-ekonomik anlamda bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerekliliğini de kapsamaktadır. Kültür varlığı ve mirasının coğrafi ve sosyoekonomik bütünlüğüne saygı gösterilmesi ve sürekliliğinin sağlanması için coğrafi işaret kavramı gündeme gelmiştir. Coğrafi işaret, el sanatları ürünlerinin korunmasını ve belli bir standartta üretiminin sağlanmasını kolaylaştırır, diğer bölgelerde üretilen ürünlerle karışmasını önler ve yurt içinde ve yurt dışında ürünlerin kolayca tanıtılmasına olanak sağlar. Günümüzde geleneksel ve çağdaş yaklaşımlarla işlevlerini çeşitlendirmekte olan müzeler, sadece kültür varlıklarının toplanması, korunması, sergilenmesi ve eğitim amacıyla kullanılması bağlamlarında değil, aynı zamanda turistik açıdan tanınmalarını sağlayacak stratejilerin geliştirilmesi ve uygulanması süreçlerinde göz önünde olan kurumlardır. Müze, kültürel miras yönetiminde, coğrafi işaretli ürünlerin akademik bağlamda araştırılmasında ve halklara sosyal ve ekonomik getiriler sağlanmasında önemli bir rol oynar. Müze, kültür sektöründe yaşanan gelişim ve değişimlerin birincil kaynağı ve kültürün sürdürülebilirliğine ilişkin denemelerin gerçekleştirilebileceği bir enstitüdür. Bu özelliğiyle kültürel mirasın sürdürülmesinin anahtarıdır. Çalışmada, Türkiye’deki müzelerin; coğrafi işaretli ürünlerin sergilenmesi, yorumlanması, tanıtılması ve coğrafi işaret kavramı hakkında eğitim vermek amacıyla kullanımı konularındaki geleneksel ve çağdaş yaklaşımlar Ankara ili el sanatı ürünleri özelinde örneklendirilmiştir.
It is important that tangible and intangible examples of cultural heritage be integrally preserved for reasons of continuity, mutual benefit, and reinforcement. In recent years, highly significant factors such as war, migration, globalization, and tourism have revealed the fragility of cultural heritage. It is therefore essential to recognize the value of cultural heritage as a national treasure that is able to highlight regional differences, but is under constant danger of extinction. In order for cultural heritage to be preserved, the geographical and socio-economic integrity needs to be respected and benign physical conditions be provided. The main purpose of determining the geographical indication (GI) is to protect local/ traditional products (agriculture, mines, handicrafts, and industrial products etc.). GI is a way of distinguishing between local products, and those produced domestically in other regions or imported from abroad. In terms of cultural heritage, there are three important aims of GI: preserving traditional knowledge and cultural values, supporting local products and rural development, and contributing to tourism. Museums today can be seen as being institutions that are not only concerned with the preservation of cultural heritage for collecting, preserving, exhibiting, and training purposes, but also in consideration of the development and implementation of strategies that will enable them to be valuable centers of tourism. In this study, the traditional and contemporary approaches of the exhibiting, researching, introducing, and teaching of geographically indicated products of museums in Turkey are examined, and the publicity, education and research activities that are implemented with geographically indicated products are exemplified through the example of Ankara.

6.
Ankara Çayı Örneğinde Kentsel Alanlardaki Akarsuların Ekolojik Çerçevede İrdelenmesi
An Ecological Status Analysis of Urban Streams Using the Example of Ankara River
Zeynep Çetiner, Şükran Şahin
doi: 10.5505/jas.2020.88528  Sayfalar 285 - 303
Hızlı, düzensiz ve doğanın arzından yararlanmak yerine doğayı tahrip eden kentleşme yaklaşımı nedeniyle kentlerde yer alan su sistemlerinin yapısı değiştirilmekte, bozulmakta ve kentten koparılmaktadır. Bunun sonucunda; akarsu akış rejimi değişmekte, infiltrasyon azalmasıyla taşkın artmakta, yeraltı taban suyu seviyesi düşmekte, akarsu biyolojisi bozulmakta ve rekreasyonel değeri azalmaktadır. Bu çalışma ile Ankara Çayı örneğinde kent içinde baskıya maruz kalmış akarsuların fonksiyonlarının sürdürülebilirliği için ekolojik yönden incelenip kentten koparılmış olan akarsuların doğaya ve kente yeniden kazandırılması hedeflenmiştir. Akarsu, ekolojik yönden su zonu ve kenar zonu olarak iki bölümde incelenmiştir. Su zonundaki değerlendirme kanal yapısı ve doğal akarsu yatağı incelenerek yapılmıştır. Kenar zonu ise kentsel yoğunluğa göre beş farklı bölgeye ayrılmış ve alan kullanımlarının ekolojik göstergeler üzerindeki etkileri hesaplanmıştır. Arazi kullanımlarından yola çıkılarak gerçekleştirilen sayısal değerlendirme ve kilit süreç analizleri, hızlı kentleşme ve yoğun tarımsal faaliyetler nedeniyle Ankara Çayı’nın niteliklerinin doğal fonksiyonlar bakımından yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Kısa dönem onarım planı için ekolojik potansiyel %21, uzun dönem onarım planı için ise %65’dir. Sonuç olarak, Ankara Çayı’nın doğaya ve kente yeniden kazanımı için çevresel planlama ve yönetim stratejileri ortaya konulmuştur.
A consequence of erratic and rapid urbanization has been to destroy nature instead of taking advantage of it. This has meant that the structure of water systems in urban areas has become degraded and detached from the city, which in turn has led to stream flow regime changes, flood increases with infiltration decrease, groundwater level decreases, deterioration in stream biology and reduction in recreational value. The aim of the study is to reemphasize, taking an ecological viewpoint, the sustainable value of the rivers, following the pressure they have undergone due to urbanization. In this reevaluation, the river was considered as having two components: a water zone and an edge zone, within which the evaluation channel structure and the natural riverbed in the water zone were examined. The edge zone was divided into five different regions, according to urban density, and the effects of the uses of the land in terms of ecological indicators were calculated. Quantitative evaluation and key process analysis, based on land uses, have revealed that rapid urbanization and intensive agricultural activities have had a detrimental effect on the ecological qualities of Ankara Stream. It has been determined that the ecological potential for recovery is 21% for the short-term restoration plan, and 65% for the longterm restoration plan, and, as a result, environmental planning and management strategies have been introduced for the recovery of Ankara River for the benefit of both the environment and the city.

7.
Ankara İli Yenimahalle İlçesinde Bulunan Müstakil Konutların Korunmasına Yönelik Bir Değerlendirme
An Assessment for the Preservation of the Detached Houses in Yenimahalle District of Ankara
Reha Can Yılmaz, Özlem Sağıroğlu
doi: 10.5505/jas.2020.79663  Sayfalar 305 - 322
Cumhuriyetin ilanı ile birlikte; başkent olarak kabul edilen Ankara’nın nüfusu çok hızlı bir şekilde artmış, bu süreçte karşılaşılan en önemli sorunlardan biri de konut sorunu olmuştur. Bununla birlikte Cumhuriyet rejimi ideolojisiyle birlikte çağdaş bir kent hedefiyle gelişen Ankara; kararların alındığı, yeni çözümlerin denenerek, sorunlara farklı yaklaşımların sunulduğu bir kent olmuştur. Bu bağlamda Ankara, imar sorununa çözümler ve yaklaşımlar açısından Türkiye’deki imar anlayışını tanımlayan bir rol oynamıştır. Ülke çapında geliştirilen konut politikaları için şekillendirici bir rol oynayan Ankara kenti, mülk-konut anlayışı ile yapılan arsa–altyapı programlarının ilk örneğini de Yenimahalle ilçesinde barındırmaktadır. Konut sorununun çözümlenmesi amacıyla pek çok kurumun bir araya gelmesi sonucunda bu bölge için hazırlanan imar planları ile burada tasarlanan “yaşam” ülkemiz bağlamında eşsiz olup, dönemin kültürel, ekonomik, siyasal, bilimsel ve estetik özelliklerini bir bütün olarak bünyesinde barındırmaktadır. Ancak herhangi bir koruma durumu söz konusu olmadığından, 1948 yılı ve sonrasında yapılan bu konutlardan, günümüze çok az sayıda örnek barındırmakla birlikte; çok hızlı bir şekilde yerlerini apartmanlara bırakmaktadır. Günümüzde toplam yapı stoğunun yaklaşık % 2,5’una ulaşılabilen bu konutların korunmasına yönelik henüz bir adım atılmamıştır.
Bu çalışma kapsamında Yenimahalle’de bulunan müstakil konutlardan günümüze kalan örneklerin tespit ve belgelemesi yapılmış, yapıların mevcut durumları üzerinden özgünlük ile değişme ve bozulma bağlamında problemleri saptanmıştır. Yapıların “değerli” kabul edilebilmeleri için gerek duyulan kriterler, hem geleneksel yapılar için tespit edilmiş olan mimari miras, hem de DOCOMOMO tarafından tespit edilmiş olan modern mimarlık mirası bağlamında araştırılmış ve tespit edilmiştir. Tespit edilen konutlar bu kriterlere göre değerlendirilerek, korunmalarına yönelik öneriler sunulmuştur.
One of the most important problems encountered in Ankara following the declaration of the Republic was housing. The announcement of Ankara as the new capital led to a sharp rise in the population of the city, and the desire to accommodate for this rise in a manner suitable for a developing modern city means that Ankara has played a complementary role in the development of Turkish zoning perceptive, in terms of approaches and solutions to the housing problem. The city of Ankara, which plays a formulative role in the housing policies that are developed throughout the country, also hosted the first example of the land-infrastructure programs that were instigated following an appreciation of the housing of the Yenimahalle district. The zoning plans that had been developed by a number of institutions were combined together to resolve the housing problem, which means that the dwellings in the area are nationally unique in retaining some of the cultural, economical, political, scientific, and aesthetical properties of the era. However, since there were no preservation initiatives, most of the buildings constructed since 1948 have been demolished and replaced by apartments. Furthermore, no attempt has been made to preserve the 2.5% of the dwellings that still remain.
This study is concerned with determining and documenting the remaining examples of detached houses in Yenimahalle, as well as identifying their problems in terms of originality, alteration, and deterioration, based on the current state of the buildings. The criteria required for the buildings to be accepted as being ‘valuable’ have been researched and evaluated in terms of both the architectural heritage determined for traditional buildings, and of their modern architectural heritage, as specified by Docomomo. Following the evaluation according to these criteria, suggestions for the protection of the buildings are presented.

8.
Ankara’nın Azizi Martir Platon
Saint Plato, the Martyr of Ankara
Pınar Serdar Dinçer
doi: 10.5505/jas.2020.15238  Sayfalar 323 - 335
Hristiyanlığın ilk dönemlerinden itibaren martirlik ve azizlikle ilgili inanç ve dinî pratikler oluşmaya başlamıştır. Özellikle Erken Hristiyanlık döneminin şartları bu ritüelleri belirlemiş ve tetiklemiştir. Hristiyanlığın ilk dönemlerinde inananlara karşı gerçekleştirilen zulümler onları çeşitli zorluklara ve işkencelere maruz bırakmıştır. Hristiyanlık karşıtlarının en büyük kolu olan pagan inancını sürdüren Roma İmparatorluğu mensupları, Paganizme karşı tüm dinî hareketleri şiddetle bastırmaya çalışmıştır. Baskılar ise Hristiyanların direncini artırmış ve Hristiyanlığın yayılmasına zemin hazırlamıştır. Ancak Hristiyanlar bu zulüm karşısında inançlarını korumak için büyük fedakârlıklar yapmışlardır. Bununla birlikte bu şiddet ortamı dinî kahramanlar yaratmış ve söz konusu kahramanlar kendilerini Tanrı yolunda kurban ederek Tanrı kutsallığına şahitlik / martirlik etmişlerdir. İnananlar kutsal saymaya başladıkları martirlerin hatıralarını yaşatmak için geride bıraktıklarını da kutsal sayarak yüceltmişlerdir.
Bu çalışmanın konusu olan Erken Hristiyanlık döneminde yaşamış ve kültü yüzyıllarca yaşatılmış Galatia’nın en önemli azizlerinden Aziz Martir Platon’dur. Aziz Platon yaşadığı dönemde zulümlere maruz kalmış ve daha sonra martirlik mertebesine ulaşmıştır. Çalışmada Aziz Platon’un hagiografik ve dönem kaynaklarındaki yeri ve Bizans resim sanatındaki örnekleri incelenmiştir. Aziz Platon’un 6. yüzyılın sonundan 14. yüzyıla kadar ikona, röliker, duvar resimleri ve el yazmalarında tasvirleri olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak temsillerinin çok fazla olmamasına karşın, var olan örneklerde hagiografik ve dönem kaynaklarının izlenmesinin yanı sıra dönem ve bölgeye ait üslup özelliklerinin de bulunduğu görülür.
Beliefs and religious practices related to martyrdom and sainthood have existed since the first periods of Christianity, and the nature of these practices was formed by the conditions of the Early Christian period in which believers were persecuted and subject to hardship and torture. During this time, the practicioners of Paganism, which was the most prevalent religion of the Roman Empire, violently suppressed all other religious movements. However, this repression only increased the resolve of these early Christians, who often made great sacrifices to protect their faith in the face of persecution, and thus paved the way for the subsequent spread of Christianity. Furthermore, this environment of persecution facilitated the creation of martyrs who sacrificed themselves for whom they saw to be the one true and holy God. The items left behind by these martyrs became sacred relics for believers who glorified in their lives and strove to keep their memories alive.
The subject of this study is Saint Plato, one of the most important saints of Galatia, who the lived in the Early Christian period and whose cult endured for centuries. Saint Plato was subjected to persecution during his life and reached the level of martyrdom upon his death. This study considers the role of Saint Plato in hagiographic sources and examines how he was depicted in Byzantine paintings. Although there are not many examples of such representation, which include icons, relics, murals and manuscripts from the end of the 6th century to the 14th century, consideration of the hagiographic sources demonstrates clear differences in the style of depiction according to the period and the region.

9.
Ankara’da Katolik Ermenilere Ait Son Şapel ve Cemaatin Fransız Kilisesi’ne İntikali
The Last Armenian Catholic Chapel in Ankara and Transmission of its Community to the French Church
Aved Avedis Aydınyan Kelleci
doi: 10.5505/jas.2020.24085  Sayfalar 337 - 359
19. yüzyılın sonlarında Ankara’da gayrimüslimlere ait toplam 14 ibadethane olduğu bilinmektedir. Bu yapılar arasında Ermeni Katolik cemaatine ait Surp Gığmes (Clement/Kleman), Surp Boğos-Bedros, Surp Pırgiç kiliseleriyle, episkoposluk merkezi olarak kullanılan Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Katedrali ve Anarad Hığutyun rahibelerince idare edilen bir manastır bulunmaktadır. Ancak, Ankara’daki Ermeni Katolik kiliseleri sayılırken, mezarlık arsası içerisinde bulunan şapelden hiç söz edilmemiştir. Bu çalışma, Ankara Ermeni Katolik cemaatine ait olan mezarlık kompleksinin ve bünyesindeki pek bilinmeyen şapelin tarihine değinirken, aynı zamanda bu kiliseye ibadet için gelen cemaatin 1935 yılından sonra Azize Tereza Latin Katolik Kilisesine tabi oluşuna kısaca değinmeyi amaçlamıştır. 19. yüzyılın başlarında Garabed Ağa Tıngıryan ve Hacı Ohannes Ağa’nın baniliğiyle Ermeni Katolik Mezarlığı içerisine inşa edildiği düşünülen Ankara Ermeni Katolik Şapeli, Ankara’da 1916 yangınından kurtularak Cumhuriyet döneminde kullanımı devam edebilmiş tek kilisedir. Söz konusu durum, sadece cenaze törenleri için inşa edilmiş olan bu küçük kiliseyi olduğundan çok daha önemli kılmaktadır.
Bu bağlamda günümüze ulaşamayan Ermeni Katolik Mezarlığı kompleksine ait dönem fotoğrafları, video kayıtları, hava fotoğrafları ve kadastro haritalarının tespit edilmesi, yapıların konumlarının ve mimari özelliklerinin incelenmesine olanak sağlamaktadır.
It is known that there were a total of fourteen places of worship belonging to Non-Muslims in the late 19th-century. Some of these structures were owned by the Armenian Catholic Community, namely Surp Gımes (Clement) Church, Surp Bogos-Bedros Church, Surp Pırgich Church and Surp Asdvadzadzin (Virgin Mary) Cathedral, the latter of which was used as a base for bishops and included a monastery managed by the Anarad Hıghutyun nuns. However, while the Armenian Catholic churches in Ankara were recorded, there was no mention of the chapel in the graveyard. This study aims to reveal briefly outline the history of the graveyard that belongs to the Ankara Armenian Catholic Community, and that of the barely known chapel which was positioned inside the field. After this church was closed in 1935, the community accepted the authority of the Latin Catholic Church of Sainte Therese and were obliged to offer their prayers to God in this church. In the early 19th-century, the Armenian Catholic Chapel in Ankara, which was thought to have been built alongside the Armenian Catholic Cemetery by Garabed Agha Tingirian and Haci Ohannes Agha, was the only church in Ankara that survived the 1916 fire and remained in use into the Republican period. This increases the status of this small church beyond being merely just a place were funerals were held in the late 19th-century.
The photographs of the period, along with video records, aerial photographs, and cadastral maps of the Armenian Catholic cemetery complex, which now no longer exist, helps us examine the location and the architectural significance of the buildings.

10.
Sümerbank’tan Gima’ya: Ankara’da Mağazacılığın Mekânsal Dönüşümü
From Sümerbank to Gima: The Spatial Transformation of Merchandising in Ankara
Umut Şumnu
doi: 10.5505/jas.2020.69672  Sayfalar 361 - 380
Çalışma, özellikle Sümerbank ve Gima örneklerine yoğunlaşarak, Erken Cumhuriyet döneminden 1980’li yıllara kadar Ankara’da modern mağazacılığın değişimine ve bu sürecin mekânsal yansımalarına bakmaktadır. Süreç içerisinde üretilen mağazalar sadece Türkiye’de ekonomik ve sosyal tarih bağlamında, tüketim alışkanlıklarının nasıl değiştiğinin belgelenmesi anlamında değil, mimarlık ve tasarım tarihi bağlamında da, değişen siyasal, sosyal ve ekonomik koşulların ortaya koyduğu mağaza tasarımlarının ve bu mağazalardaki yaşam biçimlerinin karşılaştırılması adına da önem taşımaktadır. Sürecin uzunluğu, süreç içerisindeki mağazalar, bu mağazaların sunduğu ürünler, bu ürünlerin tanıtımı için oluşturan görsel/işitsel/metinsel malzeme, mağazaları tasarlayan mimarlar/iç mimarlar, mağazaların mimari nitelikleri ve bu mağazaların sunduğu mekânsal yaşam biçimleri düşünüldüğünde, Ankara’da modern mağazacılık alanında yapılan çalışmaların yeterli olmadığı fark edilmektedir.
Bu kapsamda çalışma, Erken Cumhuriyet döneminden 1980’li yıllara kadar değişen siyasal, sosyal ve ekonomik koşulların ne tür tüketim alışkanlıkları sunduğu ve Ankara’da mekânsal anlamda ne tür mağazalar ürettiğine bakmaktadır. Mağazaların mimari projelerinin elde edilmesinin yanında, bu mağazaları tasarlayan kişilerle sözlü tarih görüşmesi yapılması, bu kişilerin kişisel arşivlerinde yer alan belgelere ulaşılması bu mağazalara ilişkin daha derinlemesine mekânsal bir analizi olanaklı kılmaktadır. Mağazaların mimari özellikleri kadar çalışmanın diğer bir amacı da süreç içerisinde bu mağazalar tarafından üretilen ya da bu mağazaların konu edildiği görse/işitsel/metinsel malzemeye ulaşmaktır. Sözü edilen zaman diliminde mağazalar zengin görsel/ işitsel/metinsel malzemeler (gazete ilanı, broşür, poster, duyuru, ürün katalogu, indirim ve taksit kartlar, vb.) oluşturmuştur. Benzer şekilde bu mağazalar pek çok filme ve edebiyat metnine de konu olmuştur. Sinema filmleri mağazaların yapıldığı dönemki iç mekânlarını hatırlamada, edebiyat metinleri de mağazaların sosyal ve kültürel yaşantıyla kurdukları ilişkiyi kavramada önemli belgelerdir. Tüm bu malzemenin bir araya getirilmesiyle çalışma, mağazaların mekânsal dönüşümüne ilişkin bütüncül bir yaklaşım oluşturmayı amaçlar.
This study concentrates on Sümerbank and Gima stores to examine changes in modern retailing in Ankara between the early Republican period and the 1980s. The aim is to document some spatial reflections on this process. The value of such a study is not only as a record of economic and social history, but also in the documentation of changing consumption habits over time. Furthermore, it is also significant, in terms of architectural and design history, to document how changes in political, social, and economical environment created different types of space, and how these spaces were experienced differently by their inhabitants. Considering the number of factors involved: the number of stores which appeared during the period, the variety of products offered by these stores, the audiovisual and textual materials created for the promotion of these products, the architects/interior architects who designed the stores, the architectural qualities of the stores and the spatial lifestyles they provided, one can say that the historiographical studies that focus on modern merchandising and retail design in Ankara over such an extended period are extremely limited.
In order to achieve the above aims, the study initially attempts to appreciate how the changing political, social, and economic environment created different consumption habits, as well as how this environment was envisioned in an architectural form. In addition to analyzing the spatial features of these stores through architectural drawings, the oral histories created by the designer of these spaces, and the access to the documents in their personal achieves, have allowed a more in-depth spatial analysis. In addition to an examination of the architectural features of the stores, another aim of the study is to utilize the audio-visual and textual material connected with these stores. During the aforementioned time period, the stores have built up a rich collection of audio-visual and textual materials (such as newspaper advertisements, brochures, posters, announcements, product catalogs, discounts, and installment cards). Similarly, stores have been the subject of many films and literary texts. Cinema films are particularly important resources in providing a record of the interior spaces of the stores when they were built, while literary texts are particularly useful in understanding the relationship that stores establish with social and cultural life. By bringing all these materials together, the text aims to bridge the gap between space and its related experiences, and thus create a more integrated approach to the spatial transformation of these stores.

GÖRÜŞ YAZıSı
11.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin 100. Yılında Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlık ve Meclis Reisliği Mühürleri
On the 100th Anniversary of the Grand National Assembly of Turkey, Supreme Military Command and President of the Assembly Seals of Mustafa Kemal Pasha
Murat Turan
doi: 10.5505/jas.2020.52724  Sayfalar 381 - 388
Ankara’da bulunan Birinci Büyük Millet Meclisi binası, 23 Nisan 1920’den, 18 Ekim 1924’e kadar Türkiye Parlamentosuna hizmet vermiş bir binaydı. 1924’ten sonra Cumhuriyet Halk Fırkası genel merkezi olarak kullanılmaya başlanan bina, 1952’de Millî Eğitim Bakanlığına devredildi. Bina, 23 Nisan 1961’den, 1981’e kadar Birinci Büyük Millet Meclisi Müzesi adıyla faaliyetteydi. 1981’de yapılan düzenlemeyle birlikte adı Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak değiştirildi ve bina günümüze kadar bu şekilde hizmet vermeye devam etti. Bugün bu müzede yer alan ve üzerinde “Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları Başkumandanlığı” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal” yazılı iki mühür sergilenmektedir. Mühürlerden birincisi Millî Mücadele ordusunu, ikincisi ise Millî Mücadele Meclisini temsil etmektedir. Bugünden bakılırsa, Başkumandanlık mührü Millî Mücadele’nin 100. yılını [2019], Meclis Reisliği mührü ise Türkiye Büyük Millet Meclisinin 100. yılını [2020] temsil etmektedir. Söz konusu mühürler, tek parti döneminin en belirgin isimlerinden biri olan Recep Peker tarafından 1920’lerin başından, 1940’lara kadar muhafaza edilmişti. Peker, 3 Nisan 1942’te Mecliste yapmış olduğu bir konuşmada, Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlık ve Meclis Reisliği mühürlerinin kendisinde olduğunu açıklamıştı. Peker 1920’de Heyeti Temsiliye çalışmalarına katılmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi açılınca Başkâtiplik görevine getirilmiş bir isimdi. Mustafa Kemal Atatürk ile olan yakınlığı ise Ankara’ya geldiği 4 Şubat 1920’den, son görüşme tarihi olan 5 Nisan 1938’e kadar sürmüştü. Peker’in en dikkat çekici özelliği, Atatürk’e ve dolayısıyla Kemalizm’e olan sarsılmaz duygu ile bağlılığıydı. Millî Mücadele’nin hatırası olan bu iki mührü yirmi yıldan uzun süre boyunca saklaması bu bağlılığın en önemli sebebiydi. Çalışmada, Kurtuluş Savaşı Müzesi’nde sergilenmekte olan Başkumandanlık ve Meclis Reisliği mühürlerinin muhafaza edilme, ortaya çıkış ve sergilenme öyküsü ele alınacaktır.
The First Grand National Assembly Building, Ankara, was the home of the Turkish Parliament between April 23, 1920 and October 18, 1924. The building was then used as the Republican People’s Party headquarters until it was given to the Ministry of National Education in 1952. It was actively used as the First Grand National Assembly Museum between April 23, 1961 and 1981. Following an arrangement made in 1981, the name of the museum was changed to The War of Independence Museum, and it remains so today. There are two seals on permanent exhibition at the museum with the inscriptions “The Supreme Military Command of the Armed Forces of Grand National Assembly of Turkey” and “President of Grand National Assembly of Turkey, Mustafa Kemal”. The first seal commemorates the National Military Campaign during the War of Independence and the second is from the National Assembly of this period. As of the time of writing, the seal of the Supreme Military Command represents the 100th anniversary [2019] of the National Struggle for Independence, and the seal of President of Grand National Assembly represents the 100th anniversary [2020] of the Grand National Assembly of Turkey. The aforementioned seals were cared for from the early 1920s to the 1940s by Recep Peker, one of the most prominent names of the single-party era. In one of his speeches made in the Parliament on April 3, 1942, Peker announced that he held the seals of Mustafa Kemal Pasha’s Supreme Military Command and President of Grand National Assembly. Peker was part of the Representative Committee of 1920 and was promoted to the position of First Secretary upon the founding of the Grand National Assembly of Turkey. His close relationship with Mustafa Kemal Atatürk lasted from February 4, 1920, the date of his arrival in Ankara, until the date of their last meeting on April 5, 1938. Peker is well known for his firm devotion to Atatürk and therefore to Kemalism, and it was this devotion that led him to carefully preserve the aforementioned seals, commemorating the National Campaign for Independence, for more than twenty years. In this article, the story of the preservation, unveiling and display of the Seals of Supreme Military Command and President of Grand National Assembly, which are exhibited in the War of Independence Museum, is investigated.

12.
Ercüment Ekrem Talu’nun Yazılarında Ankara
Ankara in the Works of Ercüment Ekrem Talu
İsmail Alper Kumsar
doi: 10.5505/jas.2020.06978  Sayfalar 389 - 402
Cumhuriyet’in ilanından sonra önemli bir kültürel merkez hâline gelen Ankara, o günden bugüne birçok aydınımızın uğrak yeri olmuştur. Kimi resmî bir görevle kimi sadece gezip görmek amacıyla şehre gelen aydınlarımızın çoğu Ankara’yla ilgili izlenimlerini bir şekilde yazıya aktarmışlardır. Bu aydınlarımızdan birisi de Ercüment Ekrem Talu’dur. Bu yazıda, Talu’nun Ankara hakkında yazdığı 20 yazısı ve bir şiirinden hareketle bu şehir hakkındaki izlenimleri değerlendirilmiştir. Ercüment Ekrem’le ilgili çalışmalarda bu yazılardan 12 tanesine hiç dikkat çekilmemiştir. En erken tarihlisi 1928 yılına ait olan bu metinlerin sonuncusu 1939’da yayımlanmıştır. Ercüment Ekrem’in Ankara’ya ilk gelişi ise 1920’dir. Dolayısıyla bu metinlerde kaba bir hesapla Ankara’nın 1920’den 1940’a kadar geçirdiği dönüşümün anlatıldığını söyleyebiliriz. Bu anlamda Ercüment Ekrem’in metinleri Ankara ve Cumhuriyet tarihi açısından önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır.
Ankara has been frequently visited by many intellectuals since it became an important cultural center after the founding of the Republic. While some of these intellectuals came to the city on official missions, and some came just to see the new capital, there are many different accounts of their observations. One intellectual who visited Ankara is Ercüment Ekrem Talu. In this article, 20 examples of Ercüment Ekrem’s writing about Ankara, as well as one poem, are evaluated to gauge his impressions of the city. 12 of these works are currently neglected in the current literature on Ercüment Ekrem. This series of texts, the earliest of which dates back to 1928, was published upon their completion in 1939, while Ercüment Ekrem’s first visit to Ankara was in 1920. We can therefore conclude that these texts provide a general account of the transformation of Ankara from 1920 to 1940, and that the texts of Ercüment Ekrem are clearly an important source for the history of both Ankara and the Republic.



Makale Çağrısı
Derginin 17.sayısına makale gönderimi için son tarih 20 Ocak 2021’dir.

Duyuru
Ankara Araştırmaları Dergisi 2019 yılı özel yazı ödülünü C7. S2’de yayımlanan “Ankara’da Suriyeli Göçmenlerin Yer Seçimi Tercihlerinin İncelenmesi ve Bir Etnik Kentsel Adacık Örneği Olarak Önder, Ulubey, Alemdağ Mahalleleri” başlıklı makalesiyle Sezen Savran kazanmıştır.


2021 yılında Ankara Araştırmaları Dergisi’nde yazısı yayımlanan, 35 yaş altı veya doktorasını 5 yıl içerisinde almış olan araştırmacılar arasından VEKAM Yönetim Kurulu’nun belirleyeceği bağımsız bir jüri tarafından seçilecek bir yazara, derginin özel yazı ödülü olarak 1.000 TL verilecektir.

 
Copyright © 2021 Ankara Araştırmaları Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır. Gizlilik Beyanı
Lookus & Online Makale